Köşe Yazıları

ETİK OLMAK İNSANA DEĞER VERMEYİ GEREKTİRİR (Muhammet YILMAZ)

(Bu kompozisyon Etik Günü kapsamında Tokat ili geneli öğretmenler arası yapılan yarışmada 2013 yılında il üçüncüsü olmuştur.)

ETİK OLMAK İNSANA DEĞER VERMEYİ GEREKTİRİR
Hızlı teknolojik gelişmeler kontrol edilmesi güç sosyal değişimlere neden olmaktadır. Geçmişte toplum huzuru ve devamı için roller üstlenen bireyler günümüzde kendini gerçekleştirmek için yeni ve bağımsız roller üstlenmeye başlamıştır. Bu durum kimi zaman kişiler arası çatışma, kimi zaman da kuşak çatışması olarak yorumlanmaktadır.
Küresel dünya anlayışı, insanları gruplardan ayırarak bağımsız yaşamaya sürüklemektedir. Bu durum insanları toplumsal rolleri ikinci plana atmaya kendi istek ve hedefi doğrultusunda hareket etmeye yöneltmektedir. İçinde bulunduğu çevreye önemli olduğunu kabul ettirme ve kendini ispatlama uğruna hırsa kapılan bireyler ahlaki olmayan davranışları rahatlıkla sergileyebilmektedir. Bunun sonucudur ki başta eğitim olmak üzere insana hizmeti esas almış tüm sektörlerde etik kavramı tartışma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aslında yüzyıllardır ahlak kuralları kişiler arası ilişkileri düzenlemekteydi ancak küreselleşmenin farklı kültürleri ve inanışları bir arada yaşamaya zorlaması ve farklı kültürlerin sürekli etkileşim içinde bulunması gerekliliğini doğurması, evrensel ahlak ilkeleri belirlemeyi zorunlu kılmıştır. Dini inanışlar ahlaki değerler üzerinde oldukça etkili olmaktadır. Farklı dini inanışlara sahip kültürleri aynı ahlaki değerler üzerine birleştirmek imkânsız görünmektedir. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak; bazı kültürlerde kamuya açık alanlarda içki tüketmek normal karşılanırken, bazılarında ahlak dışı olarak nitelendirilmektedir. Birbiriyle karşılaşma durumunda bu iki grubun kendi ahlak ilkeleriyle bir arada yaşadıklarında çatışma kaçınılmaz olacaktır. Bu grupların çatışma içerisine düşmeden yaşayabilmesini sağlayacak ortak etik değerler oluşturulmalıdır. Bu açıdan baktığımızda aynı anlama geliyor gibi görünen etik ve ahlak kavramları arasındaki farkı görebiliriz.
Durumu biraz daha özelleştirip kendi kültürümüz açısından irdeleyelim. Hoşgörü ve kardeşlik örneği sergileyerek farklı inanış ve kültürlere sahip toplulukları yüzyıllarca, barış içerisinde bir arada tutmayı başarmış bir milletin torunlarıyız. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadisi ile yardımlaşma ve paylaşmayı öğütleyen bir peygamberin ümmetleriyiz. Ne olursan ol yine gel, felsefesiyle, insana sadece insan oluğu için değer veren bir kültürün mirasçılarıyız. O halde biz nerede yanlış yaptık ya da neyi yanlış anladık ki etik kavramı gündemimizi meşgul etmeye başlamıştır. Toplum olarak özeleştirimizi yapıp yanlışlarımızı ayıklamamız gerekmektedir.
İnsanlar arası ilişkileri düzenlemek için bir takım kurallar koyulmaya şiddetle ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz. Az önce saydığımız kültürel birikimlerimiz varken neden etik kuralları oluşturulmaya çalışılmaktadır? Ya da birey neden toplum huzurunu bozacak davranışlar göstermektedir? Bu soruları insanın doğuştan itibaren maruz kaldığı durumları ele alarak cevaplamaya çalışalım.
Çocuk daha dünyaya gelir gelmez çevresindekilerle kıyaslanmaya başlamaktadır. Sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiş ise hayata bir sıfır önde başlar. Konuşması, yürümesi yemek yemesi ile akranları arasında kendisinin haberi dahi olmadığı bir yarış içerisindedir. “Benim kız on aylıkken yürüdü, oğlum üç yaşında duaları ezbere biliyordu, vs…” şeklinde devam eden cümleleri çevrenizden mutlaka duymuşsunuzdur. Okul çağına doğru çocuk yarışın farkına varır ve bu yüzden çevresindeki yaşıtlarına karşı olumsuz duygular beslemeye başlar. Ahmet tuvaletini kendisi yapabiliyor, Ayşe sofrayı toplarken annesine yardım ediyor vs… Cümlelerini duymayan çocuk sayısı çok azdır. Sen benim her şeyimsin diye seven annelerimizin, başka çocukların yaptığı davranışları yapamadığımız için bizi eleştirip hakaret etmesi ne tuhaf bir çelişkidir.
Okul heyecanı başkadır çocuklar için, yeni önlük, yeni ayakkabı, yeni arkadaşlar yeni oyunlar… Dışarıdan bakıldığında eğlence yuvası gibi görünen bu ortamların sempatikliği kısa sürede ortadan kaybolur ve bireyi içten içe tüketmeye başlayan bir sürece dönüşür. Düşünün ki daha ilkokul birinci sınıfta okumayı çabuk öğrenenler sürekli olumlu yönde pekiştirilirken öğrenmesi yavaş olan bireyler ikinci plana düşmeye başlar. Devam eden yıllarda sınav performansı çocuğun içinde bulunduğu çevredeki yeri ve önemini belirlemeye başlar. Sınavları başarısız olan çocuk önce arkadaş grubunda sonra mahallesinde geri plana itilir. Ergenlik dönemi fırtınalarıyla birlikte başarısız geçen sınavlar bireyi iyice değersizleştirmeye devam eder. Kimi gençler bu süreçte müzik, spor ve görsel sanatlar alanlarında yeteneklerini gösterebilse de büyük çoğunluk akademik başarısızlıkları yüzünden içine kapanmakta ve mutsuz bir psikolojik yapıya bürünmektedir.
Okul yıllarında başlamış olan sınıflandırma yetişkinlik yıllarında kişinin yaptığı iş veya kazandığı para ile devam eder. Toplumda kabul görme ve önemli olduğunu hissettirme arayışına giren birey etik dışı davranışlar göstermeye kolaylıkla meyledebilir. Bu olumsuz sürecin sonunda oluşan mutsuz yetişkinler birlikte iş yapabilme kabiliyetini kaybeder ve bireysel hedeflerin peşinden koşar.
Birey için doğumdan yetişkinliğe kadar süregiden bu olumsuz sürecin mimarı sadece aile tutumları değil kişinin yaşı, işi, konumu gibi faktörlere göre değişen ve sürekli artan mahalle baskısı da önemli bir faktördür. Ayrıca bu süreçten sadece olumsuz pekiştirilenler değil başarıları veya üstün özellikleri ile sürekli övgü görmüş bireyler de zararlı çıkmaktadır. Kendisini mükemmel görmeye başlayan bireyler diğerlerini kendisinden alt sınıf olarak görüp önemsememekte, kendisinden üst gördükleri ile de ayrı bir yarış içerisine girmektedir.
Toplum psikolojini derinden etkileyen bu kontrolsüz süreç insanlar arasına sürekli yükselen görünmez duvarlar örmekte ve bunun sonucu olacak ki her insanın doğal olarak sergilemesi gereken ahlaki davranışlar için bile kanun yapılmaktadır. Davranış içsel bir tepkidir, kanunla ne kadar istendik davranış oluşturulabilir bu da ayrı bir tartışma konusudur.
İçinde bulunulan bu durumu Sadri ALIŞIK’ın bir film sahnesi çok iyi özetliyor aslında. “Ofsayt Osman” filmini orta yaş ve üzerinde olan çoğu insanımız izlemiştir. Hani o meşhur “Bu da mı gol değil hâkim bey!” sözünü söylediği film. Filmde Osman fakir ve gururlu bir gençtir. Haksızlıkları sevmez ancak hasta bir çocuğun hayatını kurtarmak için bir takım kötü işler yapmak zorunda kalır. Filmin final sahnesinde Osman derdini hâkim beye anlatırken kullandığı cümle oldukça manidardır;
“Garip bir ofsaytım ben, hiç gol olmamış adam.”
Kendi hayatını değerlendiren birey için ne üzücü bir yorumdur bu. Kim bilir ne çok ofsayt Osman var içimizde! Meşru yoldan gol olamayan Osmanların gayri meşru yollardan gol olmaya çalışması tuhaf karşılanmamalıdır. Ayrıca onları ofsayta düşürenlerin hiç mi sorumluluğu yoktur?
Eğitim öğretim ortamları insanların sosyal çevresinin en geniş olduğu yerlerdir. Ayrıca bireyin aile dışında güven içerisinde yaşayabildiği yerlerdir bu ortamlar. Okul çağı kişilik gelişimi için de kritik dönemdir. Okullarda oluşan yaşantılar kişilik gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden toplumsal etik değerlerin oluşması için öğretmen ve öğretmen eğiticilerinin yanı sıra ülke genelinde uygulanan eğitim politikalarının önemi büyüktür.
Yapılması gereken bireye gerçekten değer vermek ve değerli olduğunu hissettirmek kadar basittir aslında. Öncelikle bireylerin kendini özgürce ifade edebileceği, yeteneklerini ortaya çıkarabileceği eğitim ortamları oluşturulmalıdır. Bu sayede akademik yeteneği olmayan bireyler için de fırsatlar oluşturulmuş olacaktır. Hadi bu yapılamadı diyelim, mevcut durumda öğrencilere eşit fırsatlar verilmeli, sorumluklar üstlenmeleri ve bu sorumlulukları yerine getirmeleri desteklenmelidir. Öğrencinin değerli olduğu hem kendisine hem de arkadaş çevresine hissettirilmelidir.
Değerli olduğunu bilen birey bu değeri düşürmemek için sosyal ilişkilerini kendisi kontrol altında tutar. Ayrıca kendini küçük düşürücü ve aşağılayıcı davranışlardan çekinir. Kendine yakışanı yapar. Sürekli kontrol içerisindedir. Sözcükleri seçerek konuşur. Bunun yanı sıra ailesi için de aynı hassasiyetleri gösterecektir. Daha sonra da çevresindeki diğer kişilere değer vererek bu halkayı güçlendirecektir.  Değer verdiği bireylerden de aynı değeri görecektir. Kişilerin birbirine değer verdiği bir toplumda etik olmayan davranışların sayısı süratle azalacaktır.
Sonuç olarak; kişi değerli olduğunu bilme ihtiyacı ve beklentisi içerisindedir. Eğitimde etik olmanın özü insana değer vermektir. Kendisine ve çevresindekilere değer veren bireylerden oluşan toplumlarda ancak arzu edilen etik davranışlar görülebilecektir. Değer vermediğiniz kişilerden etik davranışlar beklemeyiniz.
Çevrenizdekileri önemseyiniz ve önemli olduklarını hissettiriniz.

Muhammet YILMAZ

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir